web hosting, mvc hosting, mssql hosting, mysql hosting, php hosting, asp.net hosting

Önce Haber
AnaSayfa MobilSite Gündem Ekonomi Spor Bilim-Teknoloji Sağlık Kültür-Sanat Yaşam Video Galeri

HAVA DURUMU


Reklam

HABER ARA


Gelişmiş Arama

ANKET

Afrin'e Girmeli miyiz?



Tüm Anketler

Bugüne Dair

Alper Şirvan

01 Şubat 2016, 16:49

Alper Şirvan

­­­Bugüne Dair


Bu hafta biraz da kendimden hareketle “bugüne dair” tespitlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ülke gündeminin “akıl tutulmasına” uğramış “elle tutulmaz” halini düşündüğümde gündem yazmak da içimden gelmiyor açıkçası…

Bilen bilir; yürüyemeyen ve sağ elini kullanamayan doğuştan engelli (engelimin tıbbi adı cerebral palsy- serebral palsi) bir kardeşinizim. Sadece sol elimi kullanmamdan ötürü sıkça karşılaştığım bir sorudur: “solak mısın?” sorusu… Verdiğim cevabı ömrüm boyunca hiç değiştirmedim:

“Bilmiyorum ki; sadece o var, onu kullanıyorum”

Hayatı boyunca “neden ben” demeyen engellilerden oldum. Geçende bu hususta bir karikatür gördüm; vatandaşın teki “neden ben” diye ağlaşırken, yukarıdan bir ses geliyor: “iyi de; sen kimsin lan!” Bu konuda, çizerle aynı kanaatteyim.

Mevcut şartlarda, hayatın büyük resmine odaklandım hep… Standart bir hayatta bir insan hangi süreçlerden geçer? Kapasitesi ve imkânları dâhilinde tahsil yapar, belli bir meslek edinir, çalışır, çoluk çocuğa karışır.

Bir engellinin, en azından benim derecemde bir engellinin okula gitmesinin dahi akla zor geldiği günlerde “ille de okuyacağım” diyerek ailemin de desteği ile tahsil yaptım. Meslek seçimim de hayata, durumuma ve gelecek vizyonuma uygun olarak oldu. Okul hayatım boyunca sözelde çok daha başarılı olmama rağmen, doğuştan yeteneklerimin dışında teknik bir bölümü; 2 yıllık “bilgisayar programcılığı” bölümünü tercih ettim.

Önümde bir takım seçenekler vardı, şöyle düşünmüştüm o yıllarda:

Ya başta edebiyat olmak üzere ilgi alanlarım dâhilinde ama fizikî engeller yüzünden hiçbir zaman icra edemeyeceğim ve bana bir "etiketin” ötesinde bir şey veremeyecek olan bir meslek edinecektim, ya da hem fizikî durumuma uygun, hem de maddî olarak tatmin edici bir işim olacaktı. Ben Bilgisayar Programcılığını tercih ettim bu yüzden... Asıl hedefe ulaştıracak yol, en geçerli ve tarafımca en yapılabilir işi/mesleği seçmekti çünkü…

Asıl hedef neydi peki: Bağımsız, müstakil, kendine ait, herkes gibi, herkesle beraber bir ömür…

Daha çocuk yaşlarda kendime koyduğum bu hedefi, yıllar sonra Nazım Hikmet’in bir şiirinde mısralar haline buldum:

“Yaşamak… Bir ağaç gibi tek ve hür

Ve bir orman gibi kardeşçesine…”

Şairi bilmem ama benim hasretim henüz bitmedi…

Ha, ben bu mesleği seçerken mesaili çalışma konusunda esnek olabileceğinden dolayı seçtim ve mesaili, yani işe gidip gelme zorunluluğu ile çalışabileceğimi hiç düşünmüyordum. Gelin görün ki, Mart 1998’de başlayan iş hayatım, Şubat 2016 itibariyle mesaili olarak devam ediyor.

Kişisel olarak, içinde bulunduğum şartlar dâhilinde beni hedefe en kısa yoldan götürecek vasıtaları bilinçle seçerek yoluma devam ettim/ediyorum ama bilhassa son yıllarda toplumsal açıdan “çoğu zaman amaçsız, rastgele ve para odaklı yaşama” eğilimi, bana öyle ters geliyor ki…

Olayın bir de “olsun da nasıl olursa olsun” boyutu var ki, (kazan da nasıl kazanırsan kazan demiyorum, çünkü “kazanmak” emek karşılığı olan bir durumu ifade eder, hâlbuki bugünkü beklenti emeksiz edinim doğrultusundadır) 1980’lerde “benim memurum işini bilir” ile başlayan bir eksen kaydırma sürecidir bu... O günlerde işini bilen memur konumundakiler, şimdi nerelere sıçradılar, biliyoruz…

İnsanların hayata kattıklarını ve hayattan aldıklarını sorgulamaksızın, sahip olduklarının kıymetini bilmediği ve bu şuursuzluğun ayyuka çıktığı dünyada, mücadeleme devam ederken, insanoğlunun bu aymazlığını anlayamıyorum. Hele ki, ömrü boyunca ulaşmak için yırtındığı, sonsuz emek verdiği noktaya 40 yaşını devirmiş ve halen ulaşamamış biri olduğum düşünüldüğünde, toplumsal yapı ile aramdaki bağ iyice zayıflıyor ister istemez…

Aslında çok değil, son 20-30 senede oldu ne olduysa… Çok yaşlı sayılmam ama benim çocukluğumda aileler, ebeveynler çocukları “bir baltaya sap olsunlar” isterlerdi. Bunun anlamı, çocuğun, okuyabiliyorsa okul yoluyla, o günlerin jargonuyla ifade edersek “okumakta gözü yoksa” bir yerlere çırak vererek meslek sahibi olmasını sağlamaktı. Çocukların bu yolla hayatı tanımaları ve “adam” olmaları sağlanırdı.

Öncelikli hedef, parayı ele geçirmek değil, meslek denilen o altın bileziği evladın koluna geçirebilmekti, çünkü “meslek erbabı olmak” önemliydi. Cebe giren/girecek olan para değil, edinilen mesleğin saygınlığının yanı sıra, kişinin o meslekte ne kadar başarılı ve aranılan bir kişi olması yüceltilirdi. “Eli ekmek tutmak”, meslek erbabı bir bireyin, bunu işle taçlandırmasını ve bunun ardından başta “yuva kurmak” olmak üzere birçok kapının açıldığını ifade eden bir deyimdi.

En azından hayata bu dediğim çerçevede bakan insanlar ön plandaydılar. Bugün olduğu gibi azınlıkta değillerdi. Değer yargıları, genel anlamda önemli ahlaki normlar içeriyordu; kim hangi dünya görüşünde olursa olsun…

Artık çoğunluk, meslek edinmek, “bir baltaya sap olmak” yerine direkt parayı bulup(!) en üst seviyede yaşamanın peşinde… Üretme, üretebiliyor olma coşkusunun, daha da önemlisi ne yaparsa yapsın “işini iyi yapma” eğiliminin çok uzağında savruk ve anlık yaşanıp tüketiliyor hayatlar…

Bir de madalyonun “yönetim” tarafı var ki, işin orası da ayrı bir sosyolojik inceleme konusu…

“Cahil bırak, eğitme, meslek sahibi olmasını kolaylaştırma, bazen iş uydurup bazen işe bile gerek duymadan maaşa bağlayıp iktidarını sürdür!” At sahibine göre kişner denir ama kimin kimi kendisine benzettiği konusu hayli karmaşık…

Oysa gerçek şu ki, bir insanın mesleği varsa o mesleğini az ya da çok kazanarak her durumda icra eder. Ama vasfı, mesleği yok ya da geldiği konum vasfıyla doğru orantılı değilse, ona iş-ekmek, makam-mevki verenin kulu-kölesi-tebaası olur. Bazen hak etmediği yerlere bile gelebilir "sadakatinden" ötürü... O daha da mide bulandırıcı bir şey ama bu da bu çarpık yapının bir gerçeği...

İşin en acı tarafı da, bütün bu gelişmelerin şekilsel de olsa “inancın” ön plana çıktığı bir dönemde gerçekleşmesi…

Çocukken, “Müslüman, kendisinden emin olunan insandır” diye öğretilmişti bize…

Bugün kime, ne kadar güvenmek mümkün; bilemiyorum.

Tekâmül mü ediyoruz; tüketip tükeniyor muyuz; ömrümüz olursa biz, olmazsa da bizden sonrakiler görür… Ki onların her konuda işleri bizden çok daha zor olacak gibi görünüyor.

Yazının başında “ülke gündemi yazmak içimden gelmiyor” dedim ama sanırım içinde var olmaya çalıştığımız ve giderek -en azından kendi adıma- yabancılaştığım bu toplumsal yapıda, gündemi oluşturan bataklıktan söz etmeden de olmuyor.


Alper Şirvan

Kaplıkaya/Bursa

Bu haber 1391 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
Yakup SAYIN Yakup SAYIN
Hıristiyan Yılbaşı Kutlamaz
Alper Şirvan Alper Şirvan
Oyalanmıyorum, Çalışıyorum
Hakan ER Hakan ER
Trabzonsporlu Taraftarları Öldürmek!
Remzi ÖZDEMİR Remzi ÖZDEMİR
Türkiye'de Kriz Var mı?
Yusuf KASAP Yusuf KASAP
İzmir Akdeniz'de mi?
Muhsin Çebi Muhsin Çebi
Samimi Olun
Mustafa AHMET Mustafa AHMET
Kimi Seçtik?

BİZİ TAKİP EDİN



 

EN ÇOK OKUNANLAR

Kategoriler:
Ana Sayfa - Gündem - Ekonomi
Spor - Bilim ve Teknoloji - Sağlık
Kültür ve Sanat - Yaşam - Anketler
Video Galeri
Hizmetler:
Mobil Site - Facebook - Twitter - RSS
Android App - Symbian S^3 App
İletişim:
Künye - Bize Ulaşın
İhbar Hattı - Reklam

Sitemizde yer alan içerik, referans/kaynak belirtilmediği sürece kendimize ait olup, kaynak belirtilmeden başka ortamlarda yayınlanması Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun 25. ve 36. maddeleri gereğince yasalara aykırıdır. İçeriği başka platformda paylaşmak istediğiniz taktirde, tarafımızdan izin almanız ve kaynak bilgisini yazının bitimine eklemeniz gerekmektedir. Tek başına kaynak göstermeniz yeterli değildir. Aksi takdirde doğacak yasal sorumluluk, içeriği paylaşanlara aittir.

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi